Cumder dergisi 1. sayı — köşe yazısı (s. 88).

Yeşille kaplı tepe ve vadi manzarası

Derneğimizin ilk dergisinde yazıyor olmanın tarifsiz heyecanı içerisindeyim. Tarihe tanıklık etmek için birkaç türlü yol vardır: ya olayın içinde olursunuz, ya olayın yanı başında olursunuz, ya olayın etkileneni ya da yaşatanı olursunuz. Ben bu anlamda kendimi şanslı hissediyorum; çünkü bu tarihî olayla iç içeyim. Umarım Cumapazarı Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (CUMDER) adına çıkardığımız bu dergi uzun yıllar başta mahallelimize ve ilçemize hizmet vermeye devam eder. Dergimizin çıkmasında fikir babası olan, başta CUMDER başkanımız sayın Yaşar Çakır Bey’e ve yönetimine; ayrıca araştırmalarıyla, yazılarıyla, dizgisiyle, çizgisiyle emeği geçen tüm arkadaşlarıma sonsuz sevgi ve hürmetlerimi sunarak başlamak istiyorum.

Duyduklarıma kendim hiç şahit olmadım, yaşamadım ama etkilendim; etkilenmemek mümkün değil. Bizler ellili yaşlara merdiven dayayanlar ve yukarı yaştakiler, çocukluk anılarımızda cinler, periler, davaralarla hayal dünyamızı dolduranlarız; ki çok iyi hatırlıyorum: birkaç kez gecenin bir vakti başımızdan aşağı taşlar yağdığında en büyük tesellimiz, o taşların bize değmiyor olmasıydı. Şimdi ne oldular bilmem; elektrik geldi geleli ortaya çıkmaz oldular. Çocukluğu böylesi aksiyonlara yelken açmış biri olarak benim, onun hakkında söylenenlere kayıtsız kalması olası ihtimallerin çok çok dışında kalır.

O ki, köyde kaldığımız zamanlarda günün yirmi dört saati, haftanın yedi günü, ayın otuz günü, yılın ise üç yüz altmış beş günü başımızın üzerindedir. Ağa mıdır, bey midir, yoksa evvel zaman içindeki dev midir — hiç sallanmadan, kıpırdamadan, öyle kaskatı her an başımıza tokmağı indirecek gölge midir; valla bütün bu yakıştırmalara eyvallah diyecek heybetiyle bizi dibinde sindiren tepedir o. Surları olmayan, korumasız, nöbetçisiz kaledir o. Bize göre Küçükhol (Cumapazarı) kalesi; bir çoklarına göre Çoruk (Erenköy) kalesi.

Kale adı tarihte etrafı surlarla çevrili, muhafaza edilen alan anlamına gelse de, bizim kale tek bir alanı değil; havzasına kuşbakışı hakimiyet sağladığı için Çoruk Deresi vadisinden başlayıp Solaklı vadisinin büyük bir kısmını da içine alan bölgelere hükmeder. Açık bir havada Görnek yaylasından bile çok net görebileceğiniz; Sürmene’nin ve Araklı’nın yükseklerinden bakınca bile dikkatlerden kaçmayan; Mısır piramitlerini andıran devasa tepedir o.

Bizim kale adını ona duyulan güvenden alır; gövdesine yaslanan köylere kale gibi güven verdiğinden alır — yoksa üzerinde savaşıldığından falan değil. Tepe kısmı topu topu yirmi, yirmi beş metre karedir. Uzun yıllar önce bir aile büyüğümüzün ricası üzerine zirve rakımını öğrendiğim harita mühendisi hanım bana dokuz yüz seksen bir metre demişti. Önüme serdiği haritada kalenin güney yamaçları Erenköy, kuzey yamaçları ise Küçükhol yazlıkları olarak geçiyor; kalenin adı da Küçük Kazalah olarak yazıyordu.

Çocukluğu köyde geçip de kale ile ilgili adeta şehir efsanelerini andıran pek çok cümlelere kulak kabartanlarımız olmuştur; üstelik ağızlarımız da bir karış açık dinlerdik. Mitolojik efsanelerden tutun Nuh’un gemisinin bile oraya bağlı tutulduğuna kadar — valla sanırım şaşkınlığımızı anlamanız için bu iki örnek yeterli olacaktır. Haksız da sayılmazdık hani: kalenin bir tarafında kayaya saplanmış büyükçe bir demir gördüğünü iddia eden birinin kurduğu cümlelerin devamında Nuh’un gemisinin oraya bağlandığını söylemesi mantıken de akla uygun gelmiyor mu?

Bir de işin mitolojik kısmı vardı; onu bizim köyde değil başka bir köyde duymuştum — sanırsınız Homeros, İlyada destanını Olimpos Dağı’nda değil de bizim kalenin tepesinde yazmıştı. Bir de köyümüzün ve yakın köylülerimizin gizli definecileri çoktu. Gün kararınca kazmasını küreğini alan define aramaya çıkardı kaleye; çünkü bunun içinde efsaneler çoktu. Kale içinde gizli mağaralar, önceden çıkarılmış hazineler dilden dile dolaşırdı; lakin ben şu ana kadar ne define bulanı duydum ne de kırıntısına rastlayanı.

Ne yalan söyleyeyim: televizyonsuz, internetsiz bir ortamda insanlar senaryosunu kendileri yazdıkları bir oyunu oynarken gişe rekoru kırmayı da çok iyi beceriyorlardı. Olsun o da güzeldi be; bir an katıksız atılan kahkahalar canlandı gözümde…

Bizim, kalenin batı yakasında Sigaron denen yerde bir evimiz var ve kaleye çıkan patika yol evimizin önünden geçer. Kendi köyümüz dahil, çevre köylerden gelip kaleye tırmanmak isteyenlerin uğrak yeridir. Köyünden kaleyi görüp de sırf merakından oraya tırmanmak için gelenlerle keyifle çay içmişliğimiz, sohbet etmişliğimiz çok olmuştur. Bazen evin önünde park etmiş yabancı plakalı arabalarla karşılaştığımız da olmuştur. Kalenin bir tılsımı var ama ne yazık ki ben bunu çözemedim. Belki de işin sırrı akıllarda iz bırakan şehir efsanelerinin o gizemli tarihinde, belki de bir ok gibi göğü yaran kasvetinde.