Cumder dergisi 1. sayı — köşe yazısı (s. 92).

Yöremizde kız çocuğu doğan eve derin bir sessizlik hakim olur. Karadeniz’de kız çocuğu olarak dünyaya gözlerini açmak; doğası gereği yalçın kayalar gibi dik, engebeli ve zorlu bir hayat mücadelesinin ilk adımıdır. Geçmişten günümüze: II. Mahmud döneminde yapılan ilk nüfus sayımında erkeklerin ve hayvanların sayıma dahil edilmesine karşın kadınların sayılmaması; oy kullanma haklarının olmaması; miras, evlenme, eğitim gibi temel haklara sahip olamaması ile kadın geri plana bırakılmıştır. Bu bakış açısının oluşmasında toprakların uzun yıllar işgal altında kalması ve bağımsızlık mücadelesi yolunda savaşılması neticesinde erkek nüfusunun öneminin artmasının payı büyüktür.

Kurtuluş Savaşı’nda Rus işgali yaşamış topraklarımızda erkeklerin cephede ağır mücadele vermesiyle geride kalan kadın, erkek rolünü de üstlenmiştir. Dedem 1915’te Rusya’ya esir gitmiş; niceleri gibi dönememiştir. Kadınlar dul, çocuklar yetim kalmıştır. Savaşın getirdiği üretimsizlik ile kadın bir taraftan yoklukla mücadele etmek, diğer taraftan işgalde kendini, ailesini, canını ve namusunu korumak zorunda bırakılmıştır. Üretimi durma noktasına gelen topraklarımızda fındık kabuğunun öğütülerek ekmek yapıldığı rivayet edilir. Tahıl ambarları işgalcilerin tekelinde iken temel ihtiyaç gıdası olan tahıl kişi sayısına göre ve karneyle verilirmiş. Karneyle dağıtım kuyruklarında Rus askerleri genç ve güzel kadınları sıranın arkasında bekletirlermiş. Ninemin anlatımıyla yaşlı kadınlarımız komutana diklenir, «Onun bebeği var, önce onun kumanyasını ver; bizimle gelecek» diye sahip çıkarlarmış. Köye yapılan baskınlarda genç ve güzel kadınları korumak için yüzlerine kömür isi sürerlermiş. Evdeki sedirlerin (peke) altında odun için ayrılan gizli bölmelere genç kadınları saklarlarmış. Yani kadının namusunu korumak yine kadının görevi olmuştur.

Savaşın bitmesiyle kadının sorunları şekil değiştirmiştir. Seneler süren savaşlar neticesinde azalan erkek nüfusunun kadınları ikinci, üçüncü eşliğe zorlaması, kuma olgusunun su yüzüne çıkması buna örnektir. Çocuğu olmayan ailelerde suç kadına yüklenirken, kocasını kendi eliyle evlendiren çilekeş kadın öykülerinin sayısı az değildir. Aynı çatı altında kız kardeş gibi geçinen kadının psikolojisini anlamak günümüz algısıyla zordur. Öte yandan yörede baş gösteren ekonomik zorluklar erkeği gurbet kapılarına itmiş, kadının gözü cepheden gurbete dönmüştür. Özellikle Avrupa ülkelerine gurbete giden erkeklerin bir kısmı zamanın çarkına kapılıp evinin yolunu unutmuştur. Yılda bir köyüne dönen erkek, kadına üç beş kuruş — belki bir çocuk — bırakıp giderek yükünü artırmıştır.

Bu dönemde kız çocukları okutulmayıp genç yaşlarında münasip görülen evliliklere zorlanmıştır. Bu nedenle yörede sevdiğine kaçma olayı oldukça yaygındır. Kaçan gençlerin bir kısmı affedilse de yıllarca baba ocağına hasret kalan ve uzaktan gözü yaşlı seyreden gençler vardır. Her ne kadar acı hikâyeler yaşanmış olsa da toplumun kanayan yarası kadın cinayetleri yöremizde görülmemiştir.

Cumapazarı kadınının çalışma şartları ağır ve meşakkatlidir. Engebeli coğrafyada yollar patika, arazi dağınık… Kadının ömrü yayla–mesire–dağ üçgenindedir; ailenin bütün ihtiyaçları kadının elinden ve sırtından geçer. Sofradaki aşın öyküsü, kilometrelerce uzaktaki dağdan kesilen ve sırtta taşınarak getirilen odunun öyküsüyle başlar. Çileli kadının imdadına yine hemcinsi yetişir. Bu işlerin birçoğu ırgat (imece) denilen toplu yardımlaşma ile sağlanır. İmece çalışmaları kadının sosyalleştiği yerlerden biridir. Dağdan yüküyle çıkan genç kızlar en güzel giysilerini giyer; yolda konak yerlerinde sevdikleriyle görüşme ve birbirlerini tanıma fırsatı yakalar. Evlerde su yoktur; su ihtiyacı mahalle çeşmelerinden bakır güğümlerle elde veya belde taşınır. Çamaşır dere ya da ırmak kenarında yıkanır, temizlenir.

Kadın doğurabildiği kadar çocuk doğurmak zorundadır. Doğumlar köy ebeleriyle yaptırılır; doğum yaparken ölen kadınların sayısı oldukça fazladır. Hastalar koca karı ilaçlarıyla tedavi edilir. Çayın yöremize gelmesiyle erkekler araziye çıkmaya başlamış; fındık ve çay yörenin başlıça geçim kaynakları haline gelmiştir. Köyden şehre göç olayıyla azalan hayvancılık kadının yükünü hafifletmiştir. Çay fabrikalarının açılmasıyla ekonomik ferahlık başlamış; yolların yapılması ve suların eve gelmesiyle kadının yükü azalmıştır. Cumhuriyet’in ilanı ile hukuki alanda yapılan düzenlemeler kadını resmi nikâha, miras payına ve eğitime kavuşturmuş; dolayısıyla kadın aile içinde söz almaya başlamıştır. Geçen çileli ömür kadını törpülemiş, nasır tutmuş ellerini yumruk yapmış, masaya vurmuştur. Bu cesur ve dik başlı ruh nesilden nesile aktarılarak günümüze gelmiştir. Yol ve köprülerin yapılmasıyla okul yolu açılan kadın, kendini yetiştirme kurslarıyla da pekiştirmiştir; becerisiyle köyünü komşu beldelerin bir adım önüne taşımıştır.

Kadın hakları yönünden ne kadar yol alınmış olursa olsun cinsiyet ayrımının izleri tamamen silinmemiştir. Bu eşitsizliğin de zamanla tarihe karışacağı inancımla ulu önder Atatürk’e duyduğumuz minneti bir kez daha belirtmek isterim. Bu topraklarda zorlu kurtuluş mücadelesi veren, günümüze ışık tutan, eli öpülesi kadınlarımızı rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum. Genç kadınlarımızın da aynı cesaret, azim ve çalışkanlıkla üretmesini, okumasını ve aldığı meşaleyi yeni nesillere taşımasını dilerim.