Cumder dergisi 1. sayı — köşe yazısı (s. 82–83).

Dergi sayfa 82 (devam)
Dergi sayfa 82 (devam)
Dergi sayfa 83
Dergi sayfa 83 (devam)

Şöyle bir geçmişimize bakıyorum da yaş olmuş 52, iyi hatırladıklarımla ben 46–47 senesini hatırlayabiliyorum ancak. Biz doğduğumuzda elektrik yoktu mesela, gaz lambası vardı. Varlıklı olan ailelerde lüks vardı; o da hepsinde değil, sadece bazılarında. Öyle sabahlara kadar da yanmazdı bunlar; en fazla yatsı namazına kadar yanardı, yani anlayacağınız bizim çocukluğumuzun geceleri karanlık geçerdi. Ama mutluyduk; gözlerimizde mutluluğun ışığı hiç sönmezdi. Evlerimiz de güzeldi o zamanlar, her evde üç kuşak birden yaşardık. Benim yaşadığım ev dört gözlü bir evdi: üç odası, bir de aşhanesi vardı. Aşhana o evin hem salonu hem mutfağıydı.

Karşılıklı iki sedirde hoşot yatağı vardı; yanında abdestlik, üstünde sofra, hemen karşısında ocak; aşhananın bir köşesinde salıncak, hemen yanında beşik — ben salıncakta, kardeşim beşikte sallanarak büyüdük. Evin ortası geniş bir hayat (hol); hayatın ortasından cifteye (çatı katına) çıkan bir merdiven, cifteden ahırdaki hayvanlara ot atmak için bir boşluk vardı; ahırda da dört tane ineğimiz vardı. Evin döşeme aralığından sızan ahırın kokusu öyle bir yer etti ki burnumda, her inek gördüğümde yanına gidesim gelir. Aşhanadan başka evin üç odası daha vardı: birinde amcam ve çocukları, birinde babam ve kardeşlerim, diğerinde de babaannem, halam ve mamika dediğimiz babamın halası kalırdı; iki abim de aşhanada yatardı. Evimizin her iki tarafında da kocaman avlumuz vardı. Her odada üst üste katlanmış yataklar, yorganlar olurdu; geceleri onları açar yer yatağı yapardık, kimse yerde yatmaktan utanmazdı.

Evimizin yanında serenderimiz vardı, üç katlı: en alt kat odunluk, orta kat misafirhanemizdi; içinde banyosu bile vardı. Öyle ki civar köylerden kız kaçıran soluğu bizim orada alırdı, ta aileler anlaşıncaya kadar onları misafir ederdik. Üst kat kilerimizdi; kışlık kumanyamız orada saklanırdı. Komşuya gitmek için haber verilmezdi; komşu gelir “konuk sahibi” der, kapıyı açar, içeri girer oturur, muhabbetini yapar, ne varsa yer içer giderdi. Ha bir de o zamanlar komşuya gidince muhabbet olurdu; ordan buradan sohbet edilir, gülüp eğlenilirdi. Şimdilerde öyle mi; misafirlikte bile televizyon seyrediliyor, telefonla oynanıyor, dizi bitince de “iyi akşamlar” deyip kalkıyoruz. Garip olan ne biliyor musunuz; televizyon ve bilgisayarlar sohbetlerimizi çaldı, haberimiz yok. Haberleşmeyi ıslık ve karşıdan bağırarak yapardık; kimsenin kimseden saklısı da yoktu, saklayacak bir şeyi de. Zaten o zamanlar çok bir şey de yoktu.

Avazın çıktığı kadar bağırırsın: “Fatime hala, akşamdan gel bu tarafa, lahanadan turşu yaptık, çok güzel oldu, beraber yiyelim.” Sonraları köye telefon geldi ama her yere değil; bizim köyde ilk Reisoğlu Yusuf aldıydı manyetolu, koldan çevirmeli — önce santrale, ondan sonra da hangi numarayı arıyorsanız. Şehir dışına telefon edeceksen o günkü işleri bırakıp telefonun başında bekleyeceksin; çünkü sabah yazdırsan akşama ancak sıra gelirdi. Telefondan sonra elektrikle tanıştık; sanırım Reis Mahallesi’ne 1980’de gelmişti. Sonra televizyonla tanıştık; Vizontele filmi gibiydik o zamanlar. Mahallede bir iki televizyon olurdu; televizyonu olan evler sinema gibiydi. Bütün mahalleli orada toplanır beklerdi, bazen yayın giderdi. İlk zamanlar oradakileri gerçek zannederdik; özellikle kötü adamlara çok kızardık, bulsalar ciddi ciddi dövecekler zannederdik, o durumdaydık. Duygusal filmleri beraber yaşardık; herkes salya sümük ağlardı.

Yani kıyaslarsak hayat bize o zamanlar çok daha güzeldi; şimdiki gibi köyler beton yığını değildi, evler ahşap, önlerinde bahçeleri vardı. Şimdi adam “köydeyim” diyor ama dördüncü katta oturuyor, yaşlanmış, merdivenleri çıkamıyor. Bozuldu köylerimiz; beton yığınına döndü sanki yer yok, yap tek katlı evini, yetmediği yerde çatıya da iki oda koyarsın, altını da odunluk yap. İnek besleyen kalmadı köylerde; zaten eskiden bizim evin ahırında dört bizim, dört de amcamın ineği vardı — etti mi sana sekiz, sadece bizim evde. Şimdi otuz beş haneli mahallede toplasan sekiz tane inek yoktur. Eskiden üç göz, dört göz küçücük evlerde, ortalaması seksen doksan metre kare evlere iki hatta bazen üç aile yaşarken mutluluğumuzu, şimdi tek aile olarak yüz, yüz elli metre kare evlerde yaşarken arar olduk maalesef. Dünya mı küçüldü yoksa biz mi dünyaya sığmaz olduk? Ya da modernlik denen bencillik duygusu mu bizi yalnızlaştırdı?

Biraz da aklımızda kalanlarla eski Cumapazarı’ndan (Küçükholaltı) bahsedelim. En büyük alan yine şimdi olduğu gibi okula aitti. Okul o zamanlar tek katlı ahşap bir binaydı; sınıfları kocamandı. Her sınıfta büyükçe sobaları vardı. Hatta yanlış hatırlamıyorsam yaramazlık yaptığı için bir arkadaşımızı öğretmen sobanın içine sokarak cezalandırmıştı; sobaların büyüklüğünü oradan tahmin edin. Okulun çatısında yüzlerce güvercin yaşardı, şimdi hepsi yok oldu. Okulun arka tarafında Mecitlerin kalaycı dükkanı vardı.

Sonra pazarın Taşhan tarafından girişte sağda derici Hüseyin Saral’ın deri dükkanı vardı; çok pis deri kokardı. Sol tarafta berber, kahvehane, ayakkabı tamir ve satış dükkanı; tonton bir Ali dayımız vardı, sanırım Çoruklu olması lazım. Onun yanında sıra sıra toptancı dükkanları: Temelağalar, Köpranzlar; yağ, peynir, kumanya gibi şeylerin yanında o zamanların en revaçta ürünü salyangoz (kohhil) ticareti yaparlardı. Hatta bazen sepet veya çuvalların ağzı açık kalır, sabah geldiklerinde etraf kohhilden geçilmezdi. Biz de onları dükkanın önünden toplar tekrar onlara satardık. Bazen işin farkına varır, “bunlar zaten benim” deyip paramızı vermezlerdi. Belediye Behram Çavuşların binasındaydı. Bir de alt katında fırınımız vardı; fırın hâlâ aynı yerinde duruyor.

Çarşıda her türlü esnafımız vardı: berber, terzi, yorgancı, derici, kalaycı, bakkal, un–kepek toptancısı, sobacı, marangoz, lokantacı, ayakkabıcı, briket atölyesi, doğrama atölyesi — boş dükkan yoktu. Anlayacağınız çay fabrikasında çalışan mevsimlik işçiler Cumapazarı’nda kalır; büyükçe odalara ranzalar koyulur, bir odada yirmi beş otuz kişi koğuş sistemiyle yatardı; bölgenin en hareketli yeri Cumapazarı’ydı. Çocuklar ve gençler için önemli bir gelir–geçim kaynağı da Solaklı Deresi’ydi; çünkü dere yatağından çıkartılan kum ve çakıl alıcılarına satılır ve evin kontrolü dışında bir gelir elde edilirdi; bildiğiniz ilaç gibi bir şeydi o. O zamanlarda Solaklı Deresi coşkun akardı; o derede yüzebilmek bir nevi delikanlılığa geçişin göstergesi gibi görünürdü. Dereyle alakalı bir anımı anlatmak istiyorum.

Bir gün yine dereye “rafting yapalım” dedik; tahtaları çalıp Hapşiyas Köprüsü kadar yürüdük, sonra tahtaların üzerine binip Ambaranın önündeki yere kadar geldik. Buraya kadar sorun yoktu; fakat buradaki anafor olan yerde rahmetli terzi Çetin’in oğlu Hasan tahtadan düştü. Bir baktık ki Hasan derede ters gidiyor, tahta da yok; suyun kenarına çıkıp koşarak önüne geçtik ve Hasan’ı sudan çıkardık. Tabii ki Hasan o zamanlar epey su yuttu, hatta kendinden geçti, biraz da korktu; o korkuyla söylediği sözü hiç unutamam: “Boğulsaydım babama ne diyecektim?” Çocukluğumuzda okul servisimiz yoktu; onun için de her gün beş kilometrelik yoldan okula gelir akşam da beş kilometre geri yürürdük; yol boyu başımıza tehlikeli olaylar da geçerdi. Akşam eve dönerken fırından çeyrek ekmeğimizi alır, bakkaldan içine biraz helva koydurup yola öyle girerdik; harçlığı bol olanın yanına gazoz da alırdı.

Araba yolu bizim çocukluğumuzda mahallemizin yarısına kadar ancak gelebilmişti; onun için patika yolları kullanırdık. En belalı yerimiz Bankamat’taki çay ambarının arkasıydı; oradan bir de su çıktığı için çok kaygan olurdu, hele bir de kar yağdığında vıcık vıcık kayardı. Onun için yukardan kayarak ambarının arkasına düşmeyen mahalleli neredeyse yoktur. Çocukluğumuzun en büyük yaramazlığı meyve çalmaktı; meyve çalarken özellikle meyvesine kimseyi çıkartmayanları seçerdik — onun meyvesini çalmak kadar zevkli başka bir şey yoktu bizim için. Çaldığımız meyveleri de özellikle sahibinin yanında yemekten müthiş keyif alırdık. Köyümüzün yok olmuş geleneklerinden biri de imeceler (iratlık); eskiden zor işler mahalleli bir araya gelerek iratlık yapmak suretiyle aşılırdı. O iratlıklara da yetişmiş bizim kuşak. Akşama doğru toplanır, sepetler kürekle alınır, yiyecekler hazırlanır, tarlaya gidilirdi.

Eskiden her yer böyle çay değildi; bu gördüğünüz çaylıklar çoğu mısır, patates ve fasulye bahçesiydi. En eski yemeklerimizin ana malzemeleri o bahçelerde yetişir, kış onlarla atlatılırdı. Mısır ekmeği yiyeceksen mısır dikeceksin; korgot çorbası için de mısır lazım; lahana çorbası yiyeceksen bakla ve lahana olmadan olmuyor; veya eski sofraların vazgeçilmezi — gerçi şimdi de öyle — fasulye hırgürü dikmezsen fasulye turşusu yiyemezsin. Barbunya bunlar pazardan alınmaz, köylerde üretilirdi. İşte o tarlalar verimli olsun diye her yıl tarlanın dibinden tarlanın başına (yukarısına) toprak taşınırdı. Kadınlar, kızlar sepetleri taşır; erkekler de o sepetleri kürekle toprakla doldururdu. Birbirinden hoşlanmayanların ifade şekillerinden biri de o sepete biraz daha fazla toprak koymak; eğer sevdiği birinin sepetini dolduracaksa onun sepetine daha az toprak atılırdı.

İlk aşklar, sevdalıklar buralarda başlar; sonra iş bitince düz bir yere geçilir, horonlar oynanır; böylece sevdiğinin elini tutabilmek fırsatı doğmuş olurdu. Horonda karşılıklı atma türküler söylenir; sevdiğine sevgini o türkülerle anlatmaya çalışırsın. Bunca sevdalıklar, evlilikler nasıl oldu sanıyorsunuz? Telefonla mesaj yoktu, telefonla konuşmak yoktu; öyle her istediğin zaman bir yerlere gidip orada görüşebilmek gibi bir durum yoktu. O yüzden birbirine sevdalı olanların buluşma ve konuşma yerleri iratlıklar olurdu. Hem öyle tarlanın toprağını kaldırmakla da olmuyor bu işler; bir de bunun bellemesi ve kazması var — yani bir araya gelmenin türlü türlü bahanesi var. Hem iş görülecek hem de gönül ateşi bir yerlerden yakılacaktı. İlk kıvılcımlar iratlıklarda başlar; sonra kına geceleri ve düğünler bunları pekiştirir, nihayet öyle erilirdi. Siz hiç kelif beklediniz mi mesela?

“O da nedir?” dediğinizi duyar gibiyim. Kelif dediğimiz şey bildiğiniz ağaç ev. Eskiden bizde her tarlanın başında bir ağaç ev olurdu; tek geçim kaynağı tarlalarda yetişen ürünlerdi, onu da domuz bırakacak değillerdi. Akşamları o ağaç evlerde domuz bekleme nöbetleri tutulurdu; domuz gelince ya tenekeye vurulup domuz kaçırtırdık ya da yanımızdaki tüfekle ateş eder, domuzu öldürürdük — bunun adı kelif beklemekti. Yazım uzun oldu, biliyorum; ama ne çok keyif alarak yazdığımı bilmenizi isterim. Çünkü o günleri yazarken mutlu olduğumu fark ettim. Oysa insanın mutlu olmasını gerektiren ana unsur geçmişi değil, geleceği konusundaki planlarıyken; nasıl oluyor da yaşadığımız her yeni gün bize geçmişimizi daha da aratır hale gelebiliyor? Ben cevabını bulamadım; bulanınız varsa lütfen bana da söylesin.