Cumder dergisi 1. sayı — köşe yazısı (s. 87).

Sevgili Cumapazarlı hemşerilerim! Cumapazarı anlatılmaz, yaşanır, hissedilir. Düşünün ki Cumapazarı’ndan (Küçükhol’dan), Serintepe’den, Serindere’den (Yarakar’dan) sevdiklerinden, ailenden, arkadaşlarından, doğup büyüdüğün topraklardan çok uzaktasın. Akşam olur, başın önde; aklında ise Cumapazarı, annen, baban, arkadaşların ve sevdiklerin. Kapanırsın dört duvar arasına; haykırmak istersin içinden geçen duyguları duvarlara.

Haykırışın yankılanır duvarlarda; ne bir ses var sana ses veren ne de sana bakan bir çift göz — sadece sen ve yalnızlık. İşte gurbet değil mi insanı sevdiklerinden eden, anasının gözünden yaş eksiltmeyen? Her gün kederle dolu dört duvar arasında yaşamaktır gurbet. Hâlbuki özgürsün; fakat nefes aldığın toprak, hayata ilk gözlerini açtığın ve ilk soluduğun hava değildir. Bazen dalarsın uzaklara, gidersin yaşadığın o güzel günlere.

Hayatın şartları bizi şehirleştirdi ve beton yığınları içine hapsetti. Unutmasak da çok özledik. Ne güzel günlerdi köyde geçirdiğimiz hayat. Sonbaharı ayrı bir güzel, kışı ise başka bir güzeldi. Ama ilkbahar geldi mi yeni bir hayat başlardı; adeta her şey yeniden dirilirdi. Kuruyan ağaçlar, solan çayırlar yeniden yeşerirdi. Baharın güzelliğine doyamazdık derken aradan yaz gelirdi. Ailenle, arkadaşlarınla dere kenarında peynir, zeytin, üzüm yediğin bir yemek gelir aklına; arkadaşlarınla oynadığın bir oyun, yaptığın bir sohbet. Dağa çıkmak istersin: Perdeli yatak, Kestane düzü, Kutri, Malukambo, Meserekan, Bekçiya, Molloğun düzü, Sigaron…

Ne güzeldi yaz gelince tırpan (kerendi) ile çayır biçmeye giderdik. Tırpan sallamak ayrı bir hünerdi, becermek gerekirdi. Tırpanın çayıra değdiği ses ise bize ayrı bir huzur ve iç ferahlığı verirdi. Tırpanı döverken çıkan sesi bile özledik. Çayırları biçer, yayar ve kuruturduk; çünkü onlar kışın hayvanlarımızın yegâne yiyeceğiydi. Biçilen ve kurutulan çayırları taşıma işini de imece (iratlık) usulü yaparak taşırdık. Yardımlaşmanın en güzel şekillerinden biriydi imece usulü iş yapmak. Kamyoncu Serindere’den (Yarakar) İsmet Çakmakçı, Cumapazarı’ndan (Küçükhol) Azmi Öner, Reis’ten Recep Zengin gelirdi. O çayırları arabalara yükler, biz de üstüne binerek köye gelirdik.

Köyde özlemediğimiz ne var ki? Halis tereyağlı ve bol peynirli muhlama, mısır unundan kuymak burnumuzda tütüyor. Her ne kadar aynı muhlamaları, kuymakları şehirde yapıp yesek de o lezzeti bulmamız çok zor. Sanmayın ki unuttum rahmetli Dursun Saral abimi ya da Saral abiyi. Saral abimiz: kim şehirden köye gelse koşar yanına gider, «Hoş geldin, bozuk paran var mı?» diye sorardı.

Köyün muhabbetleri de bir başkaydı. Muhabbetlerde samimiyet vardı, dostluk vardı. Aslında fıtratımıza en uygun hayat biçimi vardı köyümüzde. Şehirleştik; şimdi onun özlemiyle yanıp tutuşuyoruz. İnşallah bir gün yine o günlere kavuşuruz; şimdiden o günlere kavuşmanın hayaliyle yaşıyorum. Sonra bir iç çekersin; tiryakisiysen bir nefeste izmaritine inersin sigaranın. Gözlerin dolar bazen; belki iki damla yaş gelir göz pınarlarından, özlem dolu, hasret dolu… Bir dost ararsın; uzatırsın elini, havada kalır; bir ok gibi saplar hasreti gurbetin acımasız gerçeği. Sonra susarsın, kıvrılıp yüreğinin içine büzülürsün bir köşede, kıvranırsın, kanarsın. Adeta kanadı kırılmış bir kuş misali sığınacak bir dal ararsın, bulamazsın. Yanıp kavrulursun hasretin ateşiyle; bir küle döner yüreğin, kimse sormaz sana «ne oldu» diye. Başını öne eğersin, yürürsün; özlem yüklüdür yüreğin.

Boşuna dememiş atalarımız: «İnsanın anavatanı çocukluk anılarıdır.» Büyüdük, denizlere açıldık; orta yaş olduk okyanuslara… Ama hep o limana demir atmak içindi bunlar. Yaş ilerlese dursun, ben ona inat önce okyanuslardan denizlere döneceğim; en son o liman var ya — o liman işte orada demirleyeceğim.